weblopedi.com
Ekim 12, 2008, 03:56:52 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  

  Mesajları Göster
Sayfa: 1 2 3 4 5 [6] 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 ... 1031
76  Edebiyat, Türkçe / Kitap Özetleri / Vatan Yahut Silistre : Eylül 29, 2008, 09:42:22 ÖS
VATAN YAHUT SİLİSTRE'DEN Oyunun özeti

İslâm Bey, vatan sevgisi ile dolu yiğit ve gözü pek bir gençtir. Silistre'nin savunulması için gönüllülerin öncülüğünü yapmaktadır. Bu vatan tutkusu yanında Zekiye adlı bir de sevgilisi vardır. Cepheye kgiderken: "Beniseven arkamdan gelsin!" der. Zekiye, erkek kılığına girerek İslâm Bey'in ardından cepheye gider. Silistre'de büyük çarpışmalar olmaktadır. İslâm Bey cephede, Zekiye cephe gerisinde kahramanca savaşırlar. Düşman cephaneliğinin imha edilmesi hareketine o da katılır. Orada yaralanan İslâm Bey'in durumu karşısında duygularını gizleyemez ve gerçek kimliği ortaya çıkar. İki sevgili hem başarının hem de birlikte olmanın mutluluğu içindeyken buna Zekiye'nin öldü diye bildiği babasının Albay Sıtkı Bey olduğunun anlaşılması eklenir. Düşman bu amansız savaştan geri kaçarken İslâm Bey, Zekiye ve Albay Sıtkı Bey birbirlerini tanıma ve kavuşmanın mutluluğu içindedir.

Oyundan bir bölüm

DÖRDÜNCÜ MECLİS  Sıdkı Bey,— İslâm Bey, Zekiye -

Sıdkı Bey: (İslâm Bey'in önünü alarak) — Sen biraz dursana! Böyle hücumlara onlar da kâfidir. Bilir misin ki kale gerçekten muhataradadır. Ne imdat gelir, ne zahire (erzak) var, ne para var, ne zabit kaldı. Allah bilir; ama devlet bu kaleyi gözden çıkarmış.

İslâm Bey: — Bey, o nasıl lâkırdı! Hiç devlet kalesini gözden çıkarır mı? Serdâr ne yapsın? Düşman çok, asker az. Onlar

yoktur. 0 zamana kadar, Karagöz perdesinde birer hayal olarak yaşayan ve yabancı seslerle konuşan ve belirli kalıplar içinde kalan insanlar Şair Evlenmesi ile normal ölçü, ses ve davranışlara kavuşturulmuştur. Eserin bir diğer özelliği de kişi adlarının kendi kimliklerine uygun olmasıdır.

Şinasi bu komedi ile görücü usulüyle yapılan evliliğin sakıncalarını anlatmaktadır. Bu konu başka sanatçılar tarafından da işlenmiştir. Batılı tutum ve davranışlara sahip olan Şair Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım'la, yani istediği kızla değil de evin büyük ve çirkin kızı ile evlendirilmiştir.

Eserdeki konu, eserin yazıldığı döneme göre oldukça güncel, yerel ve gerçektir. Toplumsal gerçeklen yansıtmaktadır. Halktan seçilmiş kişiler, halkın diliyle konuşturularak topluma ait töresel bir uygulamanın ortaya çıkardığı yanlışlıklar gösterilerek bu geleneğin eleştirisi yapılmıştır.

Konu ve kişi bakımından yerli olan eser, teknik bakımdan Batılıdır.

Kişilerin geleneksel Türk tiyatrosundaki kişilerle benzer yönleri vardır. Birbirini seven Müştak ile Kumru'ya geleneksel tiyatromuzun Çelebi ve Zennesi gözü ile bakılabilir. Özellikle Müştak, yaşadığı aşk, şaşkınlık ve çaresizlikle iyi çizilmiş bir Çelebi örneğidir. Aynı zamanda Hikmet'le aralarındaki ilişki farklılıklar taşımasına karşın tipik bir Hacivat- Karagöz ilişkisini andırmaktadır. Hikmet, uyanık tavrıyla durumdan ders çıkarıp nasihat vermeye kalkan Hacivat'ı anımsatırken Müştak, Karagöz'e benzer bir kişilik sergiliyor.

Karagöz ve Ortaoyunu özelliği taşıyan konuşma örgüsünün yaratılmasında büyük paya sahip iki oyun kişisi Batak Ese ve Atak Köse'nin konuşmaları, Karagöz oyunlarının Kayserili, Kastamonulu, Laz vs. tiplerini andırmaktadır. Mahalle halkından sayılan bu kişilerin durum ve davranışları da Karagöz oyunlarının mahallelisinden farklı değildir.

Eserde birçok yanlışlık dile getirilmiştir. Aydın biri olan Müştak Bey, görücü usulü ile evleniyor. Bir başka aydın kişi olan Hikmet Bey, ortaya çıkan yanlışlığı düzeltmek için rüşvet vererek bir başka yanlışa giriyor.

Birer aydın olarak içinde bulundukları bozuk düzeni değiştirmek yerine, o düzenin bir parçası olmaları, aldıkları eğitimin yetersizliğini gösteriyor. Bunlar da o dönemin sosyal yaşamının gerçeklerine uymaktadır.

Edebiyatımıza tiyatro alanında bir yenilik getirmek isteyen Şinasi, Şair Evlenmesi ile tiyatro türünde bir örnek ortaya koyarak eski ile yeni, Doğu ile Batı arasında bir köprü kurmuştur. Şinasi'nin bu eseriyle toplumdaki görmeden evlenmeyi eleştirmekle birlikte tiyatro alanında Doğu ile Batı arasında bir köprüyü kurmayı amaçlamıştır.

Şair Evlenmesi, gerek kişileri gerekse mekânı (bir ev) bakımından sahnelenmeye uygun bir komedidir.

Şinasi'nin toplumsal bir sorun olarak gördüğü ve eleştirdiği görücü usulü evlilik olayını ve bunun ortaya çıkardığı çarpıklıkları Tanzimatın diğer sanatçıları da eleştirmiş ve zamanla eleştirilen görücü usulü ile evlilik toplumda görülmez olmuştur. Şinasi, "toplum için sanat" anlayışında eser verdiğinden Şair Evlenmesi'nde vermeyi amaçladığı mesajını topluma ulaştırmıştır.

Yazar savunduğu sade dili Şair Evlenmesi'nde başarıyla uygulamış, günlük yaşamdan seçtiği kişileri kendi dilleri ile konuşturmuş, halkı eğitirken halkın anlayacağı dili kullanmıştır. Bu o gün için büyük bir yeniliktir; çünkü o döneme kadar edebî eserlerde ağır bir dil kullanılagelmiştir.
Namık Kemal, eski gücünden uzak olsa da vatanın İsiam Bey, Zekiye, Abdullah Çavuş, Sıdkı Bey gibi kişilere sahip olduğunu vurgulamak istemiştir. Zorda kalınca kaleyi teslim etme düşüncesinde olan kaymakam tiplemesi ile de korkak ülke yöneticilerini eleştirmiş, bu tür kişilerin "casus" olabileceğini bile ileri sürmüştür. Bu tiplemelerle halka kaymakamın değil İslam Bey ve Abdullah Çavuş gibi cesur vatanseverlerin yanında yer almaları gerektikleri mesajlarını vermiştir.

Toplumun içinden kişilerle (Zekiye, Abdullah Çavuş) halka yakın yöneticilerin ve aydınların (Sıdkı Bey, İslam Bey) karakteri-ze edildiği Vatan yahut Silistre'de halkın anlayacağı sade bir dil kullanılmıştır. Bu yönüyle Vatan yahut Silistre'deki sahne dili, halk dilinden uzak değildir. Namık Kemal, "toplumcu" bir anlayışla eser vermiştir.

77  Edebiyat, Türkçe / Ders Notları / TANZİMAT EDEBİYATINDA TİYATRO : Eylül 29, 2008, 09:38:01 ÖS
Tanzimat'ta Tiyatronun Gelişimi

Tanzimat'a gelinceye kadar Türk toplumunda Batılı anlamdaki tiyatronun yerini Karagöz ve onun canlı şekli olan orta oyunu ve meddahlık tutmuştur. Türk seyircisi, Tanzimat'tan sonra tiyatronun Batılı şekillerini de tanımaya başlamıştır.

Tanzimat'ın daha ilk yılında İstanbul'da tiyatro binaları yapılmaya başlanmış ve önceleri rakipsiz olan yabancı tiyatro toplulukları zamanla yerlerini yerli topluluklara bırakmışlardır. Ancak, bu yeni türün tamamıyla yerlileşmesi için, otuz yıllık bir zamana gerek duyulmuştur. Tiyatronun o zamanki seyircisi, yalnız Batı kültürü ile temasa geçebilmiş, aydınlardan oluşmuştur. Üstelik tiyatronun o dönem için pahalı bir eğlence olması, bu ufak seyirci topluluğunu daha da daraltmıştır.

Ayrıca Osmanlı toplumunda kadınının sahneye çıkamaması ve Orta oyununun halk arasında ilgi görmesi gibi nedenler de Batılı anlamdaki Türk tiyatrosunun yerleşmesini geciktirmiştir. Türk kadınlar sahneye çıkamadığı için Türk tiyatrosu, Ermeni sanatçılardan faydalanmak zorunda kalmış ve Türk kadını sahneye ilk defa ancak 1919 yılında çıkabilmiştir.

Tanzimat döneminin ilk ciddi Türk tiyatrosu, Osmanlı Tiyatrosu'dur. Sonraları Müslüman olup Yakup adını alan Güllü Agop tarafından İstanbul'da Gedik Paşa'da kurulmuş olan bu tiyatro, devrin devlet adamlarının ve edebiyatçılarının gösterdikleri yakın ilgi sayesinde hızla gelişmiş ve zengin bir repertuarla, uzun süre devam etmiştir. Bu tiyatronun, yönetim ve sanatçı kadrolarından başka, oynanacak piyesleri seçmek üzere, bir de edebî heyet oluşturulmuştur. Namık Kemal, Âli Bey, Ahmet Mithat, Ebuzziya Tevflk ve Şemsettin Sami gibi devrin tanınmış yazarlarının eserleri bu tiyatroda sahneye konuldukları gibi; tanınmış Fransız, Alman, İngiliz tiyatro yazarlarının eserleri, Batı'nın ünlü opera ve operetleri ile ilk Türk operaları da bu tiyatroda oynanmıştır.

Türk tiyatro tarihinde önemli bir yeri olan Osmanlı Tiyatrosu'nun 1884'de II. Abdülhamit tarafından yıktırıldı.

1840'tan başlayarak Türk sahnesi gelişme gösterirken, bu yeni türün gördüğü ilgi Türk yazarlarını da harekete geçirmiş ve birçok tiyatro eseri meydana getirilmiştir. Tiyatro eserlerinin aralıksız olarak ortaya çıkışı 1860-1880 yılları arasındadır. Bu yirmi yıl içinde, Türk tiyatro edebiyatı çok hızlı bir gelişme gösterir. Şinasi, Namık Kemal, Recaizâde Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit bu dönemin en verimli yazarlarıdır.

Tanzimat tiyatrosunda da sosyal eğitim ve sosyal sorunlar ön planda yer almıştır. Eserlerde sosyal aksaklıklara doğrudan doğruya dokunularak onlardan ahlaki sonuçlar çıkarılmış ve bu şekilde seyirciye mesaj verilmiştir. Doğu ve islâm tarihinden alınmış konular, özellikle Namık Kemal ve Abdülhak Hamit Tarhan tarafından işlenmiştir. Eserlerin kahramanları da konuya paralel olarak değişmiştir. Tarihî konuyu işleyen eserlerde (Tarık bin Ziyad) tarihî kişiler, sosyal konuları işleyenler de ise toplumun içinden kişiler vardır. Abdülhak Hamit'in eserlerinde yabancı kişiler de (Finten) vardır.

Tanzimat tiyatrosunda dil ve üslûp, 1880'e kadar, henüz işlek olmamakla beraber, konuşma diline ve üslûbuna çok yaklaşmıştır. Fakat 1880'den sonra dil doğallığını gittikçe kaybetmiş, özellikle Abdülhak Hamit'in eserlerinde, çok yüklü ve yapma bir duruma gelmiştir.

Namık Kemal'in tiyatroları teknik bakımdan zayıftır. Tiyatro eserlerinin en kuvvetli olanı, olayın geliştirilmesi ve karakterlerin çok canlı olarak verilebilmesi bakımından, yazarın, en başarılı eseri Gülnihal dir.

İlk olduğu halde en tanınmış tiyatro eseri olan Vatan yahut Si-listre, bütün başarısını o dönemde gündemde olan yurtseverlik ve kahramanlık duygularını işlemesine borçludur. Gerek olaylarını kuruşta ve gerekse karakterlerini yaratışta romantik dramın etkisinde bulunan yazarın son piyesi Celâleddin Har-zemşah'ta bu etki çok daha bellidir. Hugo'nun Cromvvell adlı piyesi gibi, yalnız okunmak için yazılmış olan bu beş perdelik eser; konusunu hem Orta Çağ tarihinden alınmış olması, hem karakterlerin yaratılışındaki aşırılık ve hem de sahne dilinden uzaklaşan konuşmalarındaki ifade şiddeti bakımından, "romantik dram"ın Tanzimat tiyatrosundaki ilk başarılı örneğidir.

Namık Kemal, Vatan yahut Silistre'den sonra tiyatronun büyük gücünü, toplumları nasıl etkilediğini anlamıştır. Halkın daha aydınlık yarınlara ulaşmasında, bir ulusun kalkınmasında eşsiz bir güç kaynağı olacağına inanmış, bu inancını Abdülhak Hamit gibi gençlere de aşılamaya çalışmıştır.

Şinasi'nin Şair Evlenmesi'nde eleştirdiği "görücü usulü ile evlenme" âdetini, Namık Kemal de "Zavallı Çocuk" piyesinde eleştirmiştir.

Namık Kemal; "vatan, millet, hürriyet, kahramanlık, fedakârlık, ahlak" konularında tiyatronun etkinliğini, gazeteden ileride görür. Ona göre tiyatro:                              :

Tiyatro aşka benzer. İnsanı hazin hazin ağlatır. Fakat verdiği şiddetli teessürlerde bir başka lezzet bulunur. Tiyatro, cihanın aynasıdır. İnsanı doya doya güldürür. Tiyatro eğlencedir, fakat eğlencelerin en faydalısıdır."

Tiyatroda "eğlence" ile "sosyal fayda"yı birleştirerek onu "faydalı bir eğlence" diye tarif eden Namık Kemal'in, tiyatro hakkındaki düşüncelerini, bazı makaleleri ile -Cromvel'in önsözüne nazire gibi yazdığı- Celâleddin Harzemşâh Mukaddime-si'nden öğrenmek mümkündür. 'Toplum için sanat" anlayışı ile tiyatro eserini "edebiyatın en büyük kısmı" sayan Namık Kemal'in tiyatro eserleri, aydınlar arasında büyük rağbet görerek Türkiye'de tiyatronun ciddiye alınmasında etkili oldukları gibi, bazı genç yazarların da doğrudan doğruya eserlerine etki etmiştir. Örneğin Celâleddin Harzemşâh, Abdülhak Hamit'in tarih konulu tiyatroya yönelişinde ve sahne dilinden uzaklaşmasında etkili olmuştur.

Namık Kemal'de bir tiyatro yazarında bulunması gerekli özelliklerden bazıları yoktur. Tiyatro her şeyden önce dildir. Namık Kemal, günümüz anlamındaki tiyatro diline pek yaklaşamaz. Namık Kemal eserlerinde bunu aramaz. Onun aradığı insandır, irade gücüyle her engeli aşacak, her acıyı yenecek, eylemci insanın peşindedir. Eski Doğu felsefesinin yarattığı güçsüz, ölümlü, alınyazısına yenik, boynu eğik kişilere, Türk edebiyatında ilk bilinçli darbeyi Namık Kemal vurmuş, bu tiplerin yerine atak ve enerjik kişileri getirmiştir.

Namık Kemal'in tiyatroda sevdiği ve etkilendiği Batılı sanatçılar Shakespeare, Hugo ve Corneille'dir.

yoktur. O zamana kadar, Karagöz perdesinde birer hayal olarak yaşayan ve yabancı seslerle konuşan ve belirli kalıplar içinde kalan insanlar Şair Evlenmesi ile normal ölçü, ses ve davranışlara kavuşturulmuştur. Eserin bir diğer özelliği de kişi adlarının kendi kimliklerine uygun olmasıdır.

Şinasi bu komedi ile görücü usulüyle yapılan evliliğin sakıncalarını anlatmaktadır. Bu konu başka sanatçılar tarafından da işlenmiştir. Batılı tutum ve davranışlara sahip olan Şair Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım'la, yani istediği kızla değil de evin büyük ve çirkin kızı ile evlendirilmiştir.

Eserdeki konu, eserin yazıldığı döneme göre oldukça güncel, yerel ve gerçektir. Toplumsal gerçeklen yansıtmaktadır. Halktan seçilmiş kişiler, halkın diliyle konuşturularak topluma ait tö-resel bir uygulamanın ortaya çıkardığı yanlışlıklar gösterilerek bu geleneğin eleştirisi yapılmıştır.

Konu ve kişi bakımından yerli olan eser, teknik bakımdan Batılıdır.

Kişilerin geleneksel Türk tiyatrosundaki kişilerle benzer yönleri vardır. Birbirini seven Müştak ile Kumru'ya geleneksel tiyatromuzun Çelebi ve Zennesi gözü ile bakılabilir. Özellikle Müştak, yaşadığı aşk, şaşkınlık ve çaresizlikle iyi çizilmiş bir Çelebi örneğidir. Aynı zamanda Hikmet'le aralarındaki ilişki farklılıklar taşımasına karşın tipik bir Hacivat- Karagöz ilişkisini andırmaktadır. Hikmet, uyanık tavrıyla durumdan ders çıkarıp nasihat vermeye kalkan Hacivat'ı anımsatırken Müştak, Karagöz'e benzer bir kişilik sergiliyor.

Karagöz ve Ortaoyunu özelliği taşıyan konuşma örgüsünün yaratılmasında büyük paya sahip iki oyun kişisi Batak Ese ve Atak Köse'nin konuşmaları, Karagöz oyunlarının Kayserili, Kastamonulu, Laz vs. tiplerini andırmaktadır. Mahalle halkından sayılan bu kişilerin durum ve davranışları da Karagöz oyunlarının mahallelisinden farklı değildir.

Eserde birçok yanlışlık dile getirilmiştir. Aydın biri olan Müştak Bey, görücü usulü ile evleniyor. Bir başka aydın kişi olan Hikmet Bey, ortaya çıkan yanlışlığı düzeltmek için rüşvet vererek bir başka yanlışa giriyor.

Birer aydın olarak içinde bulundukları bozuk düzeni değiştirmek yerine, o düzenin bir parçası olmaları, aldıkları eğitimin yetersizliğini gösteriyor. Bunlar da o dönemin sosyal yaşamının gerçeklerine uymaktadır.

Edebiyatımıza tiyatro alanında bir yenilik getirmek isteyen Şinasi, Şair Evlenmesi ile tiyatro türünde bir örnek ortaya koyarak eski ile yeni, Doğu ile Batı arasında bir köprü kurmuştur. Şi-nasi'nin bu eseriyle toplumdaki görmeden evlenmeyi eleştirmekle birlikte tiyatro alanında Doğu ile Batı arasında bir köprüyü kurmayı amaçlamıştır.

Şair Evlenmesi, gerek kişileri gerekse mekânı (bir ev) bakımından sahnelenmeye uygun bir komedidir.

Şinasi'nin toplumsal bir sorun olarak gördüğü ve eleştirdiği görücü usulü evlilik olayını ve bunun ortaya çıkardığı çarpıklıkları Tanzimatın diğer sanatçıları da eleştirmiş ve zamanla eleştirilen

görücü usulü ile evlilik toplumda görülmez olmuştur. Şinasi, "toplum için sanat" anlayışında eser verdiğinden Şair Evlenmesi'nde vermeyi amaçladığı mesajını topluma ulaştırmıştır.

Yazar savunduğu sade dili Şair Evlenmesi'nde başarıyla uygulamış, günlük yaşamdan seçtiği kişileri kendi dilleri ile konuşturmuş, halkı eğitirken halkın anlayacağı dili kullanmıştır. Bu o gün için büyük bir yeniliktir; çünkü o döneme kadar edebî eserlerde ağır bir dil kullanılagelmiştir.


78  Edebiyat, Türkçe / Kitap Özetleri / ARABA SEVDASI : Eylül 29, 2008, 09:28:37 ÖS
Romanın özeti

Bihruz Bey, zengin bir ailenin şımarık çocuğudur. Evde, özel öğretmenlerden yarım yamalak bir öğrenim görmüştür. Alafranga özentiler içerisindedir. Babasının ölümü üzerine kendisine büyük bir servet kalır. Çalıştığı kaleme zaman buldukça uğramaktadır. En büyük zevki, zamanın modasına uyarak, son derece gösterişli arabasıyla mesireleri, eğlence yerlerini dolaşmaktır. Bir gün Çamlıca sırtlarında dolaşırken, güzel bir araba içinde sarışın bir kız görür. Hemen âşık olur ona. Sarışın kızın arabasına gizlice bir aşk mektubu atar. Yüksek bir aileden sandığı sarışın kız, bir sokak kızıdır. Peri-veş adındaki bu düşkün kadına şiirler yazar, geçebileceği yerlerde dolaşır, ama bir türlü onu bulamaz. Yazdığı mektuba cevap beklerken, yalan söylemekten hoşlanan arkadaşı Keşfî Bey'den Periveş'in öldüğü haberini alır. Mezarını bulabilmek için çırpınıp durduğu bir gün sevdiği kızla Şehzadebaşı'nda karşılaşır, onu sevgilisinin ablası zanneder. Periveş'in mezarını sorar. Karşısındaki kadının alaylı kahkahalarla anlattıklarını dinleyince sevdiği kızın gerçek kimliğini öğrenir ve hayal kırıklığı içinde oradan ayrılır.

Romandan bir bölüm

... Beş dakika geçmedi, hele araba köşeyi döndü, tamam beyin bulunduğu noktaya muvazi (paralel) gelince Bihruz Bey jaketinin cebinden muhabbetname-i ma'hudu (aşk mektubu) çıkardı. Arabanın içinde kırılarak tebessümlere başlayan Periveş Hanım'a tazimiyle bir reverans ettikten sonra Fransızca:

"Matmazel!... Muztarîp ve perişan gönlümün nâtık (konuşan) fotoğrafyası olan bu mektubu zat-ı seniyenize (yüce şahsınıza) takdim etmekliğime müsaade buyurunuz." diyerek ve araba yürüdüğü kadar bu da yanı sıra giderek mektubu arz etti.

Bunun üzerine, genç hanımların ikisi birden bir kahkahadır kopardılar. Bunların karşılarında oturan Çengi Hanım da: "Hadi, hadi... çekil oğlum... Ayıptır..." diyordu. Fakat bu dakikada Bihruz Bey'in duman içinde bulunan gözleri hiçbir şey görmediği gibi asabi bir uğultuya giriftar (yakalanmış) olan kulakları da hiç bir şey işitmediğinden elindeki mektup ile arabayı takipte devam ediyordu. Nihayet Gülşek'er Hanım, beyin haline acıdığından dolayı değil, o belâyı başlarından defetmek için kolunu uzattı, elinden mektubu aldı. Bey de oradan çekildi.

Bihruz Bey bu esnada âdeta sersemlemiş idi. Arabadan ayrıldıktan sonra bıraktığı noktaya geldi durdu. Markalı mendilini çıkardı. Alnından, şakaklarından fışkıran terleri silmeğe başladı. Mektup takdim etmek için arabaya sırnaştığını görenler kendisini birbirlerine gösterip gülüşüyorlardı.

Periveş Hanım'in önü sıra giden Çengi Hanım bu aralık arkasına dönüp bakarak ve istihza âmiz tebessüm ederek: "Küçük bey ihtiyar olmadan benim gibi bunamış galiba!" dedi. Bihruz Bey de Çengi Hanımın Çamlıca mükâfatı gününden kulağında kalan sesini pek iyi tanıdı. Onun üzerine hanımların yanında mahcubiyetini tahfif edecek (hafifletecek) bir mazeret aradı ve tekrar söze başladı:

-  Ah! pardon! mil pardon! Kabahat benim değil, Keşfi Bey söyledi, işte işte o beni aldattı.

-  Zararı yok! Bari bundan sonra sevdiklerinizi çabuk çabuk mezara göndermeyin.

-  Ah! pardon! Fakat niçin lândonuzla (körüklü binek arabasıyla) gezmeyip de böyle yayan geziyorsunuz?

-  Nasıl lândo?

-   Hani sizi bahçede ilk gördüğüm günkü güzel ekipajınız, süslü arabanızla gezmeli değil misiniz?

-  Ha! o araba bizim değildi, biz onu kira ile tutmuştuk.

Recaizâde Mahmut Ekrem, Araba Sevdası I (1898) adlı romanı ile yanlış batılılaşmayı ele almıştır. Yayımlanmasından yaklaşık on yıl önce yazılmış olan Araba Sevdası'nın kahrama-1 nı, Bihruz Bey adında, mirasyedi bir paşazadedir. Bütün işi gücü ve merakı alafranga giyinmek, alafranga yaşayış kurallarına yarım yamalak uymak, Hristiyan azınlıklardan berberlerle ve garsonlarla Fransızca konuşmak ve araba kullanmaktır. Bütün benzerleri gibi Bihruz Bey de, çok basit bir kültüre sahiptir. Fransızcayı değil, Türkçeyi bile doğru dürüst konuşup yazamaz; fakat evinde bir Fransızca öğretmeni ve Fransızca konuşabilen bir uşak bulundurmaktan hoşlanır. Yerli ve millî olanı beğenmemek; hatta hor görmek alışkanlığın-dadır. Türkçe konuşurken bile, sözlerine sık sık Fransızca kelimeler karıştırır. Onun bütün bu vasıfları, okuyucuyu kendisine güldürmek için yeter.

Recaizâde Mahmut Ekrem'in yukarıya son bölümünü aldığımız Araba Sevdası, dönemin Fransız yaşam tarzına ve modasına kendini kaptırmış bir gencin, Bihruz Bey'in, romanıdır. Yazar, dönemin yaşam tarzını renklendirmek için araba sevdası ve aşktan yararlanmıştır. Romanda bu iki unsur, birbiri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Araba sevdasına kapılmış olan Bihruz Bey, güzel bir arabanın içinde gördüğü kıza âşık olur. Böylece Bihruz'un yaşamı bir üçlü kısır döngüye girer: Konak hayatı, Batılı yaşayış tarzının sergilendiği seyir yerleri (araba modasının yaygın olduğu Çamlıca sefaları ve Beyoğlu) ve aşk.

Bu kısır döngü içinde Bihruz Bey babadan kalma servetini ve çok sevdiği arabasını kaybeder. Yukarıdaki metinde ise âşık olduğu Periveş'in gerçek kimliğini öğrenir ve onu da kaybeder.

Sonuç olarak yaptığı yanlışlıklar her şeyini kaybetmesine yol açar. Recaizâde Mahmut Ekrem, Bihruz Bey tiplemesi ile Osmanlı'nın son dönemindeki yanlış batılılaşmayı eleştirmiş ve yanlış batılılaşmanın yol açtığı olumsuzlukları ortaya koymuştur. Yazarın bu romanı yazmadaki temel amacı; yanlış batılılaşmanın yol açtığı yanlışlıkları ve kişilerin yaşadığı yıkımları gözler önüne sermektedir.

Romanda anlatılan kişiler Tanzimat döneminde yaşamış veya yaşaması söz konusu tiplerdir. Bu yönüyle romandaki gerçekler, toplumsal gerçeklere ters değildir. Dolayısıyla roman zamanın gerçeklerini yansıtmaktadır.

Romanda verilmek istenen mesajın günümüzde de geçerliliği vardır. Batının dilini ve kültürünü bilmeden bilir gibi görünmek, eğlence yerlerinde ömrünü tüketmek ve tanımadığı kadına âşık olmak, her zaman aynı olumsuz neticelere yol açabilir. Bu gerçekleri göz önüne aldığımızda Araba Sevdası romanının zamanı ile sınırlı olmadığı görülmektedir.

Roman kişileri: Bihruz Bey: Alafrangalığa özenir, süslü ve gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz ve züppe bir gençtir. Mösyö Piyer: Bihruz Beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyardır. Periveş: Sarışın, orta boylu, narin yapılı, gönül avcısı bir yosmadır. Gözleri çok güzel, çizgili koyu sarı, kaşları kumral, kilolu, burnu ise incecik, ağzı küçük ve biçimlidir. Çengi: Uzun boylu, Periveş hanımdan daha yaşlı ve kiloludur. Mavi gözlü, esmer yüzlü, sürekli konuşan, gülmeyi çok seven, yaşına göre çok dinç biridir. Keşfi Bey: Bihruz Bey gibi züppe, alafrangalığa özenen süsü ve gösterişi seven biridir. Ayrıca yalancıdır.

Romandaki kişiler Tanzimat döneminin karakteristik özelliklerini yansıtmaları için seçilmiştir. Bu kişilerle toplumdaki bu tiplere ilgi çekilmek istenmiş, belli bir kesim yansıtılmaya çalışılmıştır. Toplumun içinden seçilen bu kişilerden hareketle onların duyguları, yaşamları ve yaşam felsefeleri analiz edilmiştir. Romanda mekân, ağılıklı bir yer teşkil etmektedir. Özellikle Çamlıca ve Beyoğlu'ndaki eğlence yerleridir romandaki mekânlar.

Romanın asıl kahramanlarından olan Bihruz Bey buralarda arabası ile dolaşır ve âşık olduğu kıza, romanın diğer bir kahramanı olan Periveş'e, Çamlıca'da rastlar. Romandaki bu mekanlar, dönemin eğlence yaşamına damgasına vuran yerlerdir ve bu mekanlar kurgu değil, gerçektir. Gerek Bihruz Bey gerekse Periveş, romandaki bu mekânlarla bütünleşmiş kişilerdir; çünkü yaşamları bu mekânlarda geçmiştir ve bu mekânları çok sevmektedir. Bu mekânlar ve bu tür mekânlara takılan, yaşamlarını bu tür eğlence yerlerinde geçiren ve yanlış kadınların peşinden gidip elindekileri kaybeden kişilere günümüzde de rastlamak mümkündür. Bu açıdan romandaki olayların günümüzün olayları ve sosyal yaşamları ile ilgisi vardır. Yani Araba Sevdası günümüzün gerçeklerine ve sosyal yaşamına ses-lenebilen bir romandır.

Recaizâde Mahmut Ekrem'in bu romanında işlediği konu ile Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Beyle Rakım Efendi'sinin ve Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanının konusu arasında benzerlikler söz konusudur. Bu eserler de yanlış evliliklerin ve yanlış batılılaşmanın ortaya çıkardığı çarpıklıkları işlemiştir. Ahmet Mithat Efendi, Felatun Beyle Rakım Efendi'de yanlış batılılaşmayı Felatun Bey tipi ile eleştirirken, doğru batılılaşmanın nasıl olması gerektiğini Rakım Efendi tipi ile göstermiştir. Recaizâde Mahmut Ekrem ise sadece yanlış batılılaşmanın örneği olan tipi, Bihruz Bey'i, ortaya koymuştur.

79  Edebiyat, Türkçe / Kitap Özetleri / Samipaşazade Sezai'nin Roman Anlayışı : Eylül 29, 2008, 09:24:51 ÖS
Romanın kahramanı Dilber'in, konağa satıldıktan sonra, eğitimine, öğrenimine çok dikkat edilmiş; Dilber'e piyano ve Fransızca öğretilmiştir. Fakat cariyelerin satıldığı her yer, elbette ki, bu konak gibi değildir. Romanın ilk kısmında, hemen her cariyenin hayatında yer alan bu kölelik ıstırapları anlatılır. Ancak yazar, yakın çevresinde görmediği için kendi gözlemleri dışında kalan bu ıstırapları anlatabilmek için başka kaynaklara başvurmuş, Victor Hugo'nun Sefiller'inden faydalanmıştır. Dilber'in konağa gelmeden önceki ıstıraplı hayatı ile Sefiller'deki Cosette (Kozet)'in çocukluk hayatı arasında sıkı bir yakınlık kurmuştur. Dilber'in çektiği acıları Sefiller'den edindiği bilgi ile yansıtmıştır.

Samipaşazâde Sezai, kölelik kurumunun sorunlarını bireysel ve sosyal dramlarını bu romanda çok etkili, vurgulu ve eleştirel bir biçimde işlemiştir. Romanda kadın (Dilber) ve erkek (Cevher) kölelerin insanî dramları sergilenirken konu, bireysel ve sosyal planda ele alınıyor.

Yazar, romanda insanın hayvan gibi alınıp satılamayacağını, herkesin doğuştan getirdiği bir hürriyete sahip olduğunu, esir bile olsa insanın kendine ait bir yaşantısı, duygusu, düşüncesi, sevgisi, kalbi olduğunu öne çıkarmaya çalışmıştır.

Samipaşazâde Sezai, Sergüzeşt'te çaresiz, savunmasız, aciz, zavallı, yapayalnız ve sahipsiz kölelerin dramını dile getirerek onların savunmasını yapmıştır âdeta. Bunu daha çok romantik bir kurgu içinde okuyucuların merhamet duygusuna seslenerek dillendirir. Dilber'in satılması ve sonrasında gittiği yerdeki yalnızlığı ve karşılaştığı insanî olmayan davranışları görebiliyoruz. Edebiyatımızda ilk defa Samipaşazâde Sezai tarafından Sergüzeşt romanı ile eleştirilen kölelik kurumu, günümüzde tamamıyla ortadan kalkmıştır. Artık Dilber gibi birisine günümüzde rastlamak olanaksızdır. Bu yönüyle Sergüzeşt'in yazıldığı dönemle sıkı bir ilişkisi varken aynı şey günümüz için geçerli değildir.

Yazar, dönemi içinde yürürlükte olan kölelik konusunu duygusal (romantik) bir atmosferde işlemiş ve köleliğin insan için ne denli kötü olduğunu ortaya koymuştur. Romanın yazılış amacı da budur.

Romanda anlatılan olaylar Tanzimat döneminde yaşanan olaylardır. Dolayısıyla roman, dönemin gerçekleriyle uyuşmaktadır. Romandaki kişiler o günün ortamında insanların karşılaşabileceği kişilerdir. Romanın konusu toplumun yaşadığı olaylardan seçilmiş, böylece romanın toplumsal gerçekleri yansıtabilmesi özelliğinden yararlanılmış, romanla sosyal yaşam arasında ilişki kurulmuştur.

Olayların gerçeklerle örtüşmesi, mekanların toplumun içinden seçilmesi, kişi-olay ve mekan arasında bütünlüğün olmasını sağlamıştır.

Samipaşazâde Sezai, o güne kadar ele alınmamış bir konuyu, cariyelik ve kölelik konusunu, işlediği için Sergüzeşt, diğer eserlerle tema bakımın bir benzerlik göstermez. Sergüzeşt, Ahmet Mithat Efendi'nin Letâif-i Rivâyât adlı hikâye kitabındaki Esaret adlı hikâye ile tema bakımından benzerlik gösterir.

80  Edebiyat, Türkçe / Ders Notları / Recaizade Mahmut Ekrem'in Romancılığı : Eylül 29, 2008, 09:18:49 ÖS
Recaizâde Mahmut Ekrem'in Romancılığı

Tanzimat edebiyatımızın en önemli şairleri ve yazarları arasındadır. Recaizâde Mahmut Ekrem; şiir, eleştiri, hâtıra, çeviri, inceleme, hikâye, roman, tiyatro alanında 25'i aşkın eser vermiştir. En tanınmışları: Afife Anjelik (piyes), Muhsin Bey (hikâye) Şemsa (hikâye) ve Araba Sevdası (roman)'dır.

Edebiyatımıza yeni, daha doğrusu batılı edebî türlerin kazandırılmasında Recaizâde Mahmut Ekrem'in de emeği vardır. Hikâye ve roman, işte bu yeni edebî türlerdendir. Ancak öncelikle şunu belirtmek gerekir ki yazar, bu türleri 1890'larda kaleme almıştır. Saime ile ilk hikâye denemesini yapmış, fakat bu eser tefrika edilirken hükümetçe yarıda kesilmiştir. Muhsin Bey romantik bir aşkın hikâyesidir. Onun bu türde en tanınmış eseri Araba Sevdası yahut Bihruz Bey'in Âşıklığı adlı romanıdır. Batılı yaşayış tarzına özenmenin aşırılığını eleştiren bu roman,

edebiyatımıza Bihruz Bey tipini kazandırmıştır. Ahmet Mithat'ın Felâtun Bey'le Rakım Efendi romanında da Araba Sevdası'ndaki tema daha önce ele alınmış olmakla beraber, Araba Sevdası onunla karşılaştırılmayacak kadar modemdir. Ahmet Mithat Efendi, Doğulu (Rakım Efendi) ve Batılı (Felatun Bey) iki tipi karşılaştırırken Recaizâde Mahmut Ekrem yalnız batılılaşmayı hazmedemeyen bir tipin (Bihruz Bey) yaşamını işlemiştir. Romanın kahramanı Bihruz Bey, birçok noktada, Ahmet Mithat'ın Felatun Beyine benzemektedir.

Araba Sevdası, konunun seçilişi ve işlenişi bakımından realizmin, aşkın başlaması ve gelişmesi bakımından da romantizmin en güzel örneğini sergilemektedir. Romanın bir başka özelliği ise yazarın roman tekniğini iyi kavramış olduğunu göstermesidir. Bununla birlikte Araba Sevdası teknik bakımdan zayıf bir romandır. Teknik bakımından Batılı anlamdaki romanları Halit Ziya, Servet-i Fünûn döneminde yazmıştır.

Recaizâde Mahmut Ekrem, Araba Sevdası'nda, arada Fransızca kelimeler olsa da, çoğunlukla Osmanlıca kelimeler kullanmıştır. Romanın dili bu yüzden yalın değildir. Yazarın kullandığı sözcükler, özellikle seçilmiş gibidir. Çok zengin anlamlı kelimeler kullanılmıştır. Recaizâde Mahmut Ekrem'in kendine göre özgü bir anlatımı vardır. Bu dil, yaşadığı dönemin edebiyat anlayışı (Tanzimat'ın ikinci dönemi) ile uygunluk göstermektedir.

Edebiyatımızda polemiğin gelişmesinde Recaîzâde Mahmut Ekrem'in de katkıları vardır. O, değişik edebî konuları gündeme getirirken zaman zaman edebî tartışmalara girmekten geri kalmamıştır.

Recaizâde Mahmut Ekrem'in en dikkat çekici özelliği kuramcı oluşudur. Bu yönü ile o, edebiyatımızın düşünen adamı olarak tanınmıştır. Batılı düşünce ve görüşleri edebiyatımıza kazandıran odur. Yeni yetişen gençleri destekleyen, onlara yön veren de odur. Kısacası Recaizâde Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatının çok yönlü bir sanatçısıdır.

Araba Sevdası'nda, gerek olay ve gerekse karakterler tamamıyla doğal ve yerlidir. Karakterlerin ve olayların betimlemesinde realizme son derecede bağlı kalınmış ve realist romana örnek verilmiştir.

Recaizâde Mahmut Ekrem, 'Araba Sevdası" romanıyla Türk roman tarihimizde, romantizmden realizme geçen ilk romancını izdir.
81  Edebiyat, Türkçe / Biyografi / Samipaşazade Sezai : Eylül 29, 2008, 09:12:38 ÖS
Samipaşazâde Sezai (1860 -1936)

Samipaşazâde Sezai, babasının Taşkasap Semti'ndeki büyük konağında doğmuş, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını eserlerinde derin izler bırakan bu konakta geçirmiştir. Bu konak, devrin ileri gelen kültür ve edebiyat adamlarının toplantılarına sahne olan bir ko-1 naktı. Konağa devam edenler arasında Ziya Paşa, Ali Süavi, Ahmet Vefik Paşa vardır. Çamlıca'daki köşkleri ise, devrinde "bir mekteb-i edeb" (edebiyat okulu) diye ün kazanmıştır. Samipaşazâde Sezai Çamlıca'da Abdulhak Hamit ve Recaizâde Ekrem ile tanışmıştır. Yazı yaşamına on dört yaşında ailesinden gizli olarak Kamer adlı bir dergiye yazı göndererek başlamıştır. İngiltere, özellikle Londra onun edebî ufkunu genişletmiş, İngiliz edebiyatını, bilhassa Shakespeare'i okumuştur.

İstanbul'da geçirdiği 1886-1901 yılları, Samipaşazâde Sezai 'nin edebî hayatının en verimli dönemi olmuştur. 1888'de Sergüzeşt'i, 1891'de Küçük Şeyler'i, 1898'de Rumûzu'l Edeb'i yayımlamıştır. Sergüzeşt'te "esaret ve hürriyet" kavramlarını işlediğinden takibe alınmıştır.

Abdulhak Hamit ve Rezaizâde Ekrem gibi o da Namık Kemal'in etkisinde kalmış, ömür boyu düşüncelerinin ateşli bir savunucusu olmuştur. Samipaşazâde Sezai, edebiyatımızda genellikle "Sergüzeşt" yazarı olarak bilinir. Bu şöhret onun hikayeci ve denemeci yönünü gölgede bırakmıştır. Halbuki onun asıl çığır açan ve Servet-i Fünûncuları etkileyen eseri "Küçük Şeyler" adlı kitabıdır. Samipaşazâde Sezai, romantik bir mizaca sahiptir, fakat realist akımın da etkisinde kalmıştır. Bunu hikâyelerinde olduğu kadar gezi notlarında, hatıra yazılarında da görebiliriz.

Bu bakımdan Samipaşazâde Sezai'yi Türk edebiyatında romantizmden realizme geçişi hazırlayan bir yazar olarak da değerlendirmek yerinde olur. Samipaşazâde Sezai, hiç şüphesiz Halit Ziya'dan önce ilk büyük üslup ustamızdır. Fakat o Halit Ziya gibi Türk dilinin grameri üzerinde sistemli bir şekilde düşünmediğinden, cümleleri Halit Ziya'nınkiler kadar sağlam değildir.

Samipaşazâde Sezai, Servet-i Fünûnculardan önce Sergüzeşt'te aktüel bir konuyu estetik bir şekilde işlemiştir. Samipaşazâde Sezai, Türk romanında insan-mekân ilişkisini ilk olarak dengeli bir şekilde kuran romancımızdır. Romanın tenkit edilebilecek yönü, romantik bir tutumla ele alınan "cariyellk/kölelik" meselesinin sadece doğuya özgü bir kurum gibi gösterilmesidir. Samipaşazâde Sezai, Amerika'daki köleliği, Avrupa'nın sömürgeciliğini görmezlikten gelmiştir.


Türk romanında cariyeler, aile içindeki konumları itibarıyla genellikle rahat, iyi ve olumlu yönleriyle sunulurken Samipaşazâde Sezaî, Sergüzeşt (1889) romanında bu sınıfın dramatik ve trajik durumunu öne çıkarmıştır.

Romanlarda sadece Çerkeş cariyelere değil, zenci erkek kölelere de yer verilmiştir. Cevher bu romanda hayatı hikâye edilen erkek köledir.

Sergüzeşt, Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçiş döneminin yaşayış tarzını bir konağın günlük hayatı içinde ve realist bir şekilde verir.

Gerek karakter ve gerekse mekân tasvirlerinde romancı, genellikle, realisttir. Fakat romanda, yer yer romantik bir atmosfer de göze çarpar. Bu hali ile eser, romantizmden realizme geçişin romandaki ilk denemesi olarak kabul edilebilir.

Sergüzeşt'in dilinde tam bir istikrar yoktur. Birçok yazısında Türkçenin sadeleştirilmesine taraftar olduğunu söyleyen yazarın, betimleme ve analizlerde, Türkçeden uzaklaştığı görülür. Üslûpta Namık Kemal'i izlese de, eserlerinde özensiz bir üslûp görülmektedir.

Eserleri: Sergüzeşt (roman) ve Küçük Şeyler (hikâye) önemlidir.

82  Edebiyat, Türkçe / Kitap Özetleri / Karabibik özeti : Eylül 29, 2008, 08:59:19 ÖS
KARABIBIK Hikâyenin özeti

Karabibik, babasından kalma tarlasının bir kısmını satarak askerlik görevi yerine verilen parayı ödemiştir. Geriye kalanı Yosturoğlu'na kaptırmamak için direnmektedir. Elinde kalan bu tarlayı sürmek için her yıl Koca İmam'ın öküzlerini kiralamaktadır. Kızı Huri'yi koca İmam'ın kayınçosu Sarı ismail'e vererek öküzleri bedava kullanmayı kurar. Sarı ismail'in başka bir kızla evleneceğini öğrenince, Temre köyündeki Rum bakkal Yani'den faizle borç alarak bir çift öküz satın alır. Tarlasını sürer. Yosturoğlu Karabibik'in kızı Huri'yi yeğeni Hüseyin'e ister. Karabibik mutludur. Bir süre sonra hastalanır, ancak kızının mürüvvetini gördüğü için huzurludur.

Hikâyeden bir bölüm

"Din... ha gözüm, ha!... Ç/ç ç/ç ç/ç ç/ç/ Yürrüüü, hööl... dah dahi.."

Karabibik birinci dönümü bitirmek üzereydi. Sağa sağa kaçmaya çalışan "Benekliyi övendirenin burnuyla yola getirmekteydi. Yüreğinde bir sevinç duyuyordu. Saban'in sapına çalımlı çalımlı sarılarak, kuvvetli demirin açtığı çığın üzerinde ağır adımlarla yürümekteydi. Harımın (Tarla ve bahçe çevresindeki çit) yanına kadar yaklaştı, Hayvanları harmanlatıp ikinci dönüme geçti... Hem yürüyor, hem şarkı gibi bir şey mırıldanıyordu: Bas gidelim, yavrum da bas, gidelim!

Etrafta çiftçiler kendilerini işlerine vermişlerdi. Yanı başında Deli Ali Koca İmam'ın tarlasını nadas etmekteydi. İki erkek arada sırada birbirlerine seslenmekteydiler:

- Hey Deli Ali! Köşkerli Yusuf Ağa ni halt etmiş?

- Körses'e gitmiş: beşlengisini almaya.

- Sarı Simayil ni vagıt everiyoo?

- Yaydan geri.

Artık Karabibik Huri'yi Sarı Simayil'e vermekten umudunu kesmişti; ama buna da artık lüzum kalmamıştı; çünkü kendisi de çift sahibi, mal sahibi idi.

Bundan geri kızımı yalvaran alsın... Zati, Yosturoğlu'nun yeğeni Hüseyin Huri'ye göz koymuş idi ya! Karabibik o kadar ahmak mıdır? Hüseyin'in daima kendi damı yöresinde dolaşmasındaki hikmeti anlamayacak mı ya. Hey kuzum hey, buna gençlik derler... Kendisi de vaktiyle - o zaman böyle ihtiyar değildi; sakalı falan yoktu. Canım insan da ne çabuk kocayor

- işte o zaman Huri'nin anası Sıdıka'yı böyle kovalaya kovalaya almıştı... Ya Sıdıka da kendisinden ne kadar kaçar dururdu... Hele bir kere, hiç hatırından çıkmaz, Karabucak köyünün yolunda, mah burada, tiyatronun yanı başında rast gelmişti. Şöyle üzerine doğru yörüyünce kadın: "aman ana" diye zaylak gibi bağıra bağıra koşup kaçmıştı. Ee ayol buna naz ederler. Bu hatıralar Karabibik'in keyfini artırdı. Şarkıyı yüksek sesle söylemeye başladı.

Deli Yusuf'un zurna gibi çarlak sesi uzaktan doğru işitilmekteydi:

-  Yire batası... Dün ni şekil gelmedin? İreceb'i yola salacaklâmış. Şüüt..."

Karabibik Deli Ali'ye seslendi:

- Genem Deli Yusuf ünlüyooo.

-  He, he ireceb'i uğratacaklâmış deyoo... Senin haberin vâ mı?

- Dün gün Yosturoğlu diyoodu, askere gidiyoomuş.

- Andalya'dan çağırmışla, muavna (muayene) olacâmış.

Karabibik Yosturoğlu'nun yeğeni Hüseyin'i düşünmeye başladı. Gelecek yıl Hüseyin Esnana girecekti. Kızını bırakıp gidecek demekti. Kim bilir, kaç yıl kalacak? İhtimal dönüp gelemeyecek. Ni hal etmeli? Huri de artık kocamaktaydı.

Harımın deliğinden Huri göründü. Damda canı sıkılmış. Şöyle gezmeye çıkmıştı... Babasının yanına geldi. Öküzlere hayran hayran bakmaya başladı. Baba kız birbirine hiçbir lâkırdı söylemiyorlardı. Sanki iki yabancı gibi davranmaktaydılar. Arkadan Hüseyin de görünmesin mi? Karabibik hâlden anlar-casına gözlerini kırptı.

Nabizade Nazım'ın, Karabibik'i yazmadan önce Antalya'nın köylerine gidip çevre, kişiler ve kişilerin konuşmaları hakkında bilgi sahibi olmak için araştırmalar yapmıştır. Anadolu'yu ve Anadolu'da yaşayan kişileri yakından bilen yazar, doğallığı bozmamak için köylülerin konuşmasını bu romanda da olduğu gibi vermiştir. "Andalya'dan çağırmışla, muavna olacâmış." cümlesi bunun örneklerinden biridir. Yazar bunur yapmakla yerli ve mahallî öğelerden yararlanmıştır.

Köylülerin bakış açısıyla eserini kaleme alan Nabizade Nazım, köylüler için önemli olan tarla, hayvan gibi yerli öğeleri ön plana çıkarmıştır. Hatta kızların evlenmeleri bile köy hayatındaki yerli öğelere göre şekillenmektedir.

Yazar, köylülerin evlerini ve tarlalarındaki çalışmalarını gerçekçi bir dille betimlemiştir. Bu yüzden de eserde mekan önemli bir yer tutar. Köy yaşamındaki bu gerçekçi anlatım, metin ile metnin yazıldığı dönem arasındaki yakın ilişkiyi de ortaya koyuyor. Köy yaşamı için o zaman önemli olan öğeler esere damgasını vurmuştur. Bunlar: tarla, bir çift öküz, harmandan harmana borç ödeme, faizle borç alma, kız alıp verirken bazı hesaplan gözetmedir.

Köy yaşamı doğal bir şekilde esere aktarıldığı için eserin olay örgüsü okura köy yaşamının bütün doğallığını, köy yaşamında insanlar için nelerin önemli olduğunu ve köy yaşamının nelere göre şekillendiğini hissettirmektedir. Yukarıdaki metin Karabi-bik'in kızını evlendirirken neleri göz önüne aldığını göstermektedir.

Eserdeki kişilerin işlevi, bir Anadolu köyündeki yaşamı yansıtması için seçilmeleridir. Köyün zenginini Yosturoğlu, köydeki bir çiftçiyi Karabibik, köylülere faizle borç veren kişiyi Rum bakkal Yani, köydeki gençleri Karabibik'in kızı Huri ve Yosturoğ-lu'nun yeğeni Hüseyin temsil eder. Yazar bu kişilerle köy yaşamını ve kişiler arasındaki ilişkileri doğal bir şekilde yansıtmıştır. Bu kişilerin hepsi eserin yazıldığı dönemde bir Anadolu köyünde karşılaşılabilecek kişilerdir.

Romandaki kişiler toplumun içinden kişiler olduğu gibi, olayların geçtiği mekân da o günün gerçeklerine uygun bir mekândır. Yazarın gerçekçi tutumu hem mekân hem de kişi betimlemelerine yansıdığı için eserdeki mekânların gerçeklere uyduğunu söyleyebiliriz. Yukarıdaki parçada mekân Karabibik'in çift sürdüğü tarlasıdır. Bu tür mekân herhangi bir köyde görülebilecek bir mekândır.

Karabibik, natüralizmin deneye dayalı roman anlayışı doğrultusunda gerçekçi bir yaklaşımla yazılmıştır. Bu anlayış Tanzimatçılara Batı'dan gelmiş bir anlayıştır.



83  Edebiyat, Türkçe / Kitap Özetleri / TAAŞŞUK-I TALAT ve FITNAT Romanın özeti : Eylül 29, 2008, 08:56:44 ÖS
TAAŞŞUK-I TALAT ve FITNAT Romanın özeti

Talat, bir kalemde çalışmaktadır, işe gider gelirken tütün almak için uğradığı Hacı Babanın dükkânında onun üvey kızı Fıtnat'ı görür ve ona âşık olur. Fıtnat da kafes aralıklarından gördüğü Talat'a âşık olmuştur.

Titiz ve huysuz bir adam olan Hacı Babanın, evlatlığının dışarıya çıkıp kimseyle görüşmesine izin vermediğini öğrenen Talat, tek çareyi Fıtnat'a nakış gösteren Şerife Kadınla tanışmakta bulur. Bunun için de kız kılığına girerek ve Ragıbe adını alarak Şerife Kadının evine nakış öğrenmeye gider. Şerife Kadın, Fıtnat'la Ragıbe'yi tanıştırır.

Talat, Fıtnat'ın da kendisine âşık olduğunu anlayınca, ona kendisini Talat'ın kız kardeşi olarak tanıtır. Talat her gün kıyafet değiştirerek Fıtnat'ın evine gitmektedir.

Şerife Kadın, Üsküdar'da Toptaşı'nda bir konak sahibi zengin ve dul bir adam olan Ali Bey'le Fıtnat'ı evlendirmeyi düşünür. Fıtnat ise bu haberi duyunca çılgına döner. Ragıbe'ye bu haberi verdiği gün gerçek ortaya çıkar: Ragibe, Talat'ın kendisidir. İki genç şayet evlenemeyecek olurlarsa intihar etmeye karar verirler.

Fıtnat'a evdekiler bir hile yapar ve onu Ali Beyle nikahlarlar ve yazlığa gidiyoruz diyerek düğün evine götürürler. Gerçeğin farkına varan Fıtnat, kendini Ali Bey'e teslim etmez. Aralarındaki tartışma esnasında Ali Bey, Fıtnat'ın boğazından kopan ve elinde kalan muskayı açıp okuduğunda onun öz kızı olduğunu öğrenir. Ali Bey telâşla Fıtnat'ın odasına geri döndüğünde vakit çok geçtir, genç kız bir çakıyla intihar etmiştir. Bu arada Talat da gelir. O da sevgilisini kanlar içinde görünce dayanamaz ve ölür. Şuur kaybı geçiren Ali Bey de sadece altı ay yaşar.

Romandan bir bölüm

Bizim Talat Bey üç dört seneden beri tütüne alışmış olup Lâleli kurbünde (yakınında) bir tütüncünün müşterisi idi ki, her gün kaleme gider iken ondan tütün alır idi. Bir gün Talat Bey Hacı Babanın dükkânının önünden geçer iken "Bir de şu tütüncüden kırk paralık tütün alayım bakayım, bunun tütünü nasıldır ki herkes buna bu kadar rağbet ediyor" diyerek Hacı Babanın dükkânına yanaşır, tütün ister.
84  Edebiyat, Türkçe / Biyografi / Nabizade Nazım : Eylül 27, 2008, 11:07:48 ÖS
Beşiktaş Askerî Rüştiyesi'nde okumuş, buradan yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştur. Bir süre bu okulda matematik ve topografya dersleri vermiştir. Bu görevine devam ederken kemik veremi hastalığından dolayı Haydarpaşa Hastanesi'ne kaldırılmış, ancak hastalığın pençesinden kurtulamayarak çok genç yaşta vefat etmiştir.

Nabizade Nazım şiir, hikâye ve roman türünde dikkate değer eserler kaleme almıştır. V. Hugo, A. de Musset, A. Dumas, L. Büchner ve Chateaubriand gibi Batılı yazarlardan çeviriler yapmıştır.

Şiirde sadece bir amatör olarak kalmış olan sanatçı, hikâye ve roman alanında başarılı eserler vermiştir. Nabizade Nâzım, Tanzimat edebiyatının son yıllarında kendini göstermeye başlayan, realist ve natüralist eğilimin temsilcilerinden biridir. Özellikle Karabibik adlı eseri, Türk edebiyatında realist akımın ilk yerli örneği oiarak kabul edilmiştir. Ancak, o zamana kadar romantizmle beslenmiş ve ona alışmış olan hikâye ve roman okuyucusunun baskısı altında bulunduğu için yer yer romantizme kapılmaktan kurtulamamışsa da, Karabibik ve Zehra'da realizme çok yaklaşmıştır. Karabibik'in ön sözü, realizm ve natüralizmin küçük bir beyannamesi halindedir. Yazar, realizm ve natüralizmin esaslarını açıkladıktan sonra, bunlara bir örnek olarak da Karabibik'i yazdığını söyler. Gerçekten sanatçı, bu eser ile köy yaşamını gerçekçi bir şekilde yansıtmıştır. Kahramanı bir köylü olan ve olayı Antalya'nın bir köyünde geçen hikâye, köyün bütün hayatını tam bir realizmle yansıtır. Yazar, realiteye bağlılık düşüncesi ile köylülerin şivelerini de aynen vermiştir. Bu durumu ile Karabibik, Türk edebiyatındaki köy roman ve hikâye tarzının ilk örnekleri arasındadır.

Nâbîzâde Nazım'ın özelliklerinden biri de eserlerindeki bütün kahramanları kendi seviye ve yetiştikleri çevreye göre konuşturmasıdır.

sin içinde bir güzel çehre görür. Kafes de seyrekçe. İçindeki pekâla fark olunur. Talat Bey'in gözleri kamaşır. Bir daha bakayım derken, terazinin gürültüsü gözlerini beri tarafa celp eder.

Tütünü alır, giderken bir daha cumbaya bakar. Gördüğü şey evvelki defadan daha bir kat güzel görünür. Bîçare çocukcağızın o vakte kadar öyle bir güzel görüp sevdiği yoğidi. Böyle bir müptedinin (yeni yetmenin) gönlü ne kadar kolay müteessir olur malum ya. Talat, Bayezit'e doğru çıkar. Ama zihni oradan ayrılamaz. Tütüncünün cumbası hayalhanesinde tecessüm ettikçe (canlandıkça) eder. Kaleme gider, yine bu efkâr (düşünce) ile meşgul. Kalemden döner iken tütünü tükenmemiş idiyse de yine kırk paralık tütün alır, cumbaya bakar: Yine aynı şey. Evine gider, aklı yine onunla meşgul. Yatağa yatar, uyku yok. Bir düzü düşünür. Bir sevinir, bir keder eder. Kararı kalkar, bir yerde duramaz. Sabahla evinden çıkar, tütüncüye uğrar. Tütünü var iken bir daha tütün alır. Cumbanın keyfiyeti (vaziyeti) daima o. Nihayet birkaç gün böyle gider.

Bir gün Talat Bey ber-mutad (her zamanki gibi) tütün almaya gider. Tütüncü tütünü tartar iken Talat Bey yüzünü cumbaya çevirip bakakalmış idi. Hacı Baba tütünü hazırlar, Talat'ın önüne atar. "Buyur efendi" der. Ama kime söylersin? Herifin aklı başka yerde. Hacı Baba: "Ayol, alsana tütünü. Ne bakıyorsun? Şaşkın mısın, nesin? Tuhaf be!" diyerek çıkışmaya başlar. Talat mahcup olup tütünü alır, gider.

Metnin ana teması aşk ve toplumdaki yanlış anlayışlardır. Kızların eve kapatılması, düşünceleri alınmadan evlendirilmeleri ve bunun yol açtığı olumsuzluklardır. Bu tür yanlışlıklar toplumda yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir. Bu yönüyle tema, sosyal hayatın yanlışlarını dile getirmek üzerine kurulmuştur. Bu yönüyle eser Tanzimat'ın roman anlayışını yansıtır.

Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romandan alınan yukarıdaki metinde düz (kronolojik) olay örgüsü vardır. Düz olay örgüsünde, olaylar başlar, gelişir ve sonuçlanıncaya kadar devam eder.

Geçmişte yaşanan olaylara dönülmez. Ancak bazı konuşmalarla kişilerin geçmişine ait bilgiler verilir. Buraya aldığımız metinde de Hacı Baba'nın ve Fıtnat'ın geçmişine ait bilgiler tütüncü ile müşteriler arasındaki konuşmalarda verilmiş, Talat Bey onları dinleyerek bu bilgileri edinmiştir. Metnin bu olay örgüsü gerçeklikle birebir örtüşmektedir. Yani gerçeğe uymayacak bir durum yoktur. Ama olayların gelişiminde tesadüfler abartılı bir şekilde karşımıza çıkar.

Olay örgüsü içinde verilen bilgilere göre, gerek Hacı Baba'nın katı tutumu gerekse Fıtnat'ın eve kapatılmış olması Talat'ı derinden etkilemiştir. Metnin olay örgüsü okuyucuya bu duyguları hissettirmektedir ve durum dönemin anlayışını yansıtmaktadır.

Kişilerin olay örgüsünde ayrı ayrı işlevleri vardır. Anne, baba, âşık olan gençler, çarşı esnafı gibi kişilerin metinde kendilerine göre bir işlevi vardır. Bu kişiler o günün toplumu içinde yer alan, toplumda karşılaşılabilecek kişilerdir. Yani bu kişiler toplumun gerçeklerine ve sosyal şartlarına uygundur.

Romandan aldığımız bu metinde iki ayrı mekan vardır. Biri Hacı Baba'nın dükkanının ve evinin olduğu mekândır. Üstü ev olan bu dükkânın üstündeki cumba dükkândan görülür. Aynı şekilde cumbadan da dükkânın içi görülür. Talat ile Fıtnat birbirlerini bu şekilde görürler. Diğer mekan ise Talat'ın tütün aldığı bir başka tütüncü dükkanıdır. Romandan alınan bu metindeki mekanlar toplum içinde görülebilecek mekanlardır.

Hem olayın hem de mekanın gerçeklere uygunluğu, "mekan-kişi-olay" uyumunu sağlamaktadır.

Fıtnat'ın Hacı Baba tarafından sürekli evde tutulması, Ali Bey'le zorla evlendirilmesi gibi toplumdaki yanlış uygulamaları düşündüğümüzde metnin, yazıldığı dönemle sıkı bir ilişki içinde olduğunu, yani toplumsal gerçekleri yansıttığını söyleyebiliriz.

Fıtnat'ın eve kapatılması ve dışarıya çıkmasına izin verilmemesi, istemediği hâlde Ali Bey'le evlendirilmesi, tütüncü dükkanları, cumbalı evler, çarşaflı kadınlar, metindeki olayların geçtiği dönem için yerli ve mahalli olan öğelerdir.

Yazarın "Zehra" adlı romanı, psikolojik tahliller bakımından Namık Kemal'in İntibah'ı ile Servet-i Fünûn romanı arasında dikkate değer bir noktada durmaktadır. Yazar, asıl başarısını Zehra'da göstermiştir. Bu uzun hikâyedeki denemelerinden sonra romana geçen ve büyük bir gözlem ve araştırma gücüne sahip bulunan Nabizade Nazım, kıskançlık temasına oturtulmuş olan olayı ve olayların geçtiği çevreleri tam bir realizmle betimlemeyi başardığı gibi, karakterlerin betimlemesinde ve analizinde de aynı başarıya ulaşmıştır. Romandaki psikolojik analizler, hele kıskançlık psikolojisinin geliştirilmesi ve ayrıca bazı sosyal çevrelerin tanıtılması dikkate değer bir özenle yapılmıştır. Bu bakımdan Zehra, edebiyatımızda ilk psikolojik roman denemesi olarak da kabul edilebilir. Yalnız, devrin genel eğiliminden gelme bir alışkanlıkla, olayda entrika unsuruna fazla yer verilmiş ve sonuç çok trajik bir şekilde düzenlenmiştir. Her yönden modern bir roman anlayışına eriştiğini gösteren romancı, üslûp bakımından, Namık Kemal'in izindedir. Dilde de, Farsça ve Arapça kelimelerden ve tamlamalardan mümkün olduğu kadar uzaklaşarak, ortalama bir dil kurabilmiştir.

Gerek Karabibik, gerekse Zehra, sanatçının teorik fikirlerinin başarıyla uygulandığı eserlerdir. Nâbîzâde Nazım, Hasba'da roman ile hikâye arasındaki fark üzerinde de durmuş, bu iki türü tarif etmeye çalışmıştır.

Eserleri; Karabibik, Hikâyeler, Zehra, Hasba, Sevda, Hâlâ Güzel (hikâye ve roman), Heves Ettim (şiir)

85  Edebiyat, Türkçe / Biyografi / Şemsettin Sami : Eylül 27, 2008, 10:52:22 ÖS
Tanzimat edebiyatının üretken isimleri arasında yer alan Şemsettin Sami, çok çeşitli türlerde eser vermiştiır. Gazetecilik ile başlayan yazı hayatı, edebî tercüme, dergicilik, ansiklopedik neşriyat, dil ve sözlük çalışmaları ile devam eder. Asıl şöhretini sözlük ve ansiklopedik yayın sahasında kazanan Şemsettin Sami, önde gelen dilcilerimizden biridir. Elli dört yıllık ömrüne çok sayıda eser sığdırmıştır.

Hakikatte geniş bir coğrafi sahaya yayılmış tek bir Türk dilinin birer şivesinden başka bir şey olmadığını ifade etmiştir. En doğru tabirin Osmanlıca yerine "Garp Türkçesi" ve Çağatayca için "Şark Türkçesi" demek olacağını önemle belirtir. Bu görüşe uygun olarak meşhur lügatine "Kâmus-ı Türkî" adını vermiştir.

Türk dilinin Şemsettin Sami'yi en fazla meşgul eden meselesi edebiyat ve yazı dilimizin Arapça ve Farsça kelime ve kurallarının hâkimiyetinden kurtulup, millî kimliğini kazanması davası olmuştur. Onun bu düşünceleri "Genç Kalemler" hareketinden önce atılan en önemli adımdır. Dilimizden çıkarılmasını istediği, Türkçeleri mevcut bulunan ve konuşma dilinde kullanılmayan kelimelerdir. Konuşma diline girmiş kelimeleri artık Türkçenin malı olmuş kabul etmiştir.

Tanzimat dönemi tiyatro ve romanında çok işlenen bir konu olan aile baskısıyla yapılan evliliklerin trajik bir sonla biteceği tezi işlenmiştir. Şemsettin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'la hem Batılı anlamda yeni bir türün ilk örneklerinden birini vermiş, hem de gençlerin isteklerinin dikkate alınmadığı, baskının hâkim olduğu aile düzeninin bir eleştirisini yapmıştır. Roman, görücü usulü evlilik, birbirine denk olmayan kişilerin evliliğinin ne gibi sonuçlara yol açacağı, kadınların esareti gibi sosyal sorunların ironik bir üslûpla anlatıldığı romantik bir aşk serüveni etrafında odaklanmıştır.

Eser, Batılı romana özgü birtakım özelliklere sahip oisa da genelde klâsik Doğu hikâye geleneğinin kısmen devamı sayılır. Yazarın amacı bir sanat eseri olarak roman yazmak değil, ahlâka ve sosyal yaşantıya dair birçok ibreti ve öğüdü okuyucuya iletmektir.

Roman, yanlış düşünme ve davranış biçimlerinin eleştirisi ve bunlara karşı yeni değerlerin savunulması üzerine oturtulmuştur. Örneğin "üfürükçüye" karşı "hekim" ön plana çıkarılmıştır. Romanda ağırlıklı olarak görücü usulü evlilik anlayışının yanlışlığı üzerinde durulmuştur. Yazar, görücü usulü evlilik karşıtı düşüncelerini romanda Saliha Hanım karakterinin ağzından verir. Romanda ayrıca, evlenecek kıza bu konuda söz hakkı tanın-mamasının sakıncaları anlatılmaktadır.

Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı eseri, geleneksel anlatım tarzından modern anlatım tarzına geçişin ilk örneklerindendir. Bu bakımdan her iki anlatım biçiminin de özelliklerini barındırmaktadır. Bu eser, Doğulu toplumların iki ünlü hikâyesi "Leylâ ile Mecnun" ve "Kerem ile Aslı" hikayeleriyle tematik açıdan benzerlikler taşır. Ancak romanla bu iki eski hikâye arasında bazı farklar görülmektedir. Bu farklar, romanın geleneksel anlatım teknik ve özelliklerinden batılı modern anlatıma geçişini de ortaya koyan bir niteliktedir. Bunları ana hatlarıyla şöyle verebiliriz: Hikayelerdeki kişilerde ve olaylarda masal ve efsanelere özgü "olağanüstülük" unsuru egemendir. Duygular daha lirik, ve mistik niteliklidir. Âşıklar, aşkları uğruna uzun yolculuklara çıkarlar, sevgililerine kavuşmak için büyük mesafeler kat ederler. Sosyal baskılar karşısında akılcı olmaktan çok, duygusal tepki gösterirler. Çevre ve mekân, duygulan dışa vurmada bir araçtır.

Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat romanında ise, "gerçekçilik" unsuru daha belirgindir. Aşk duygusu olağanüstü abartılardan sıyrılarak daha insanî bir hâle gelmiştir. Talat, sevgilisine kavuşmak için pratik çözümler üretmeye çalışır, sosyal çevre baskısına aldırmadan akıl yoluyla çözüm bulmaya gayret eder. Çevre ve mekân tasvirleri daha gerçekçidir. Yazar, dili kullanmada başarısızdır. Akıcı olmayan, pürüzlü bir dili vardır. Yer yer dil bilgisi bozukluklarına rastlanmaktadır. Bunun da başlıca nedeni, yazarın 21 -22 yaşlarına kadar Türkçenin dışında Arnavutça, Fransızca, Rumca, İtalyanca, Lâtince, Eski Yunanca gibi dillerde eğitim görmesidir. Ancak sonraki dönemlerde Türkçeyle daha fazla haşir neşir olduğundan dili kullanımını düzeltmiştir. Yazar, romanında kişileri kendi sosyal ve ekonomik konumlarına uygun olarak konuşturur.

Dil ile birlikte edebiyatımız hakkında da aynı bakış açısıyla düşünceler ileri sürmüş, Türk edebiyatının başlangıcını Orta Asya dönemine götürmüştür. Orhun Âbideleri ve Kutadgu Bilig'i o dönemin diline ilk tercüme eden odur. Bunların okullarda okutulmasını istemiştir. Edebiyat sahasında önceliği Halk edebiyatına vermiştir. Ayrıca Lâtin harflerinin kabulüne taraftar olmuş; bizde de başta Arapça ve Farsça olmak üzere çeşitli doğu dillerini modern yöntemlerle okutacak bir kurumun gerekliliği üzerinde durmuştur. Çocuk kitaplarını başlı başına bir mesele olarak ele almış, edebiyatta yeniliğe taraftar olmuştur. Bütün bunların ötesinde Ahmet Mithat Efendi gibi, halkın eğitilmesini, bunun için sade bir dil ile her alanda yayın yapılmasını istemiş; bu yolda romanlar, piyesler kaleme almıştır. Şemsettin Sami'nin bütün yayın çalışmalarında bu eğitimci rolünü görmek mümkündür.

Şemsettin Sami, 1872-73 yıllarında ilk olarak Hadika gazetesinde tefrika edilen, ardından 1875'te kitap halinde basılan Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat isimli eseriyle bizde roman türünün ilk örneklerinden birini vermiştir. 1873 yılı başında fasikül hâlinde yayımlanmaya başlanan Taaşşuk-ı Tal'at ve Fıtnat adlı romanı, sonu faciayla biten romantik bir aşk macerasını anlatır. Devrin "Millî Roman" anlayışına da uygun olan bu eser, gerek teknik ve gerekse karakter analizleri bakımından, çok başarılı değildir. Ayrıca, yazarın eserdeki dil yanlışları dikkatlerden kaçmamaktadır.

Yazar eserinin bir yerinde konuyu gerçek bir olaydan almış olduğunu belirtir. Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, ilk olmanın kusurlarını taşır. Olayiann gelişmesinde tesadüflere büyük yer verilmiştir. Yazar eserde kendi kişiliğini gizlemez; ara sıra okuyuculara seslenir, anlaşılmayacağını sandığı noktalar hakkında açıklamalarda bulunur. Üslubunda yer yer "meddah ağzı"na uygun söyleyişlere rastlanmaktadır. Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, dil ve söyleyiş bakımından kusurlu olduğu için büyük bir sanat değeri taşımaz. Bununla birlikte, tiplerin canlandırılması ve kişilerin kendi ağızlarına göre konuşturulması yönünden oldukça başarılıdır.

Eserlerinden bazıları: Cep Kütüphanesi Serisi (Bu dizide dili sade, ucuz ve küçük hacimli 32 kitap çıkarmıştır
86  Edebiyat, Türkçe / Ders Notları / Natüralizm : Eylül 27, 2008, 10:44:23 ÖS
Bu akıma bağlı olan yazarlar, eserlerinde nesnel bir anlatıma başvurmuş, edebiyata gözlem ve deneyi sokarak sanatçının tam bir bilim adamı tarafsızlığıyla davranması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bunu yaparken de yaşamın acımasız ve kaba yanlarını da olduğu gibi yansıtmışlardır. Çevrenin birey üzerinde ezici bir etkisi olduğu düşüncesinde olan natüralist yazarlar, yapıtlarında, iç karartıcı mekânları, gecekondu semtlerini ve yeraltı dünyasını bir belgesel diliyle işlemişlerdir. "Sanat, toplum içindir." anlayışına bağlı kalmışlar, çevre betimlemelerine önem vermemişlerdir. Natüralizm, Türk edebiyatına, deneye dayalı bilimlerin ateşli savunucusu Beşir Fuad'ın etkisiyle girmiştir. Roman ya da öykü yazarı olmayan Beşir Fuad, bazı yapıtlarında doğalcılığın temel ilke ve yöntemlerini savunarak dönemin romancı ve öykücülerini etkilemiştir. Türk edebiyatının ilk natüralist romanı 1891'de Ahmet Midhat Efendi'nin yazdığı Müşahedat'tır. Bu akımın Türk edebiyatındaki önemli temsilcilerinden biri Nabizade Nazım'dır.
87  Edebiyat, Türkçe / Kitap Özetleri / İntibah : Eylül 27, 2008, 10:40:52 ÖS
Romanın özeti


Ali Bey, zengin bir ailenin iyi bir öğrenim görmüş tek çocuğudur. Babasının ölümü onu çok sarsar. Çamlıca'ya dolaşmaya başlar. Çamlıca'da bir gezinti sırasında, güzel, ama kötü bir kadınla tanışır. Mahpeyker, Abdullah Efendi adında bir ihtiyarla yaşamaktadır. Oğlunun bu durumuna üzülen annesi, Ali Bey'e Dilâşub adında güzel bir cariye alır, ama oğlunu bu kadının elinden kurtaramaz. Ali Bey bir gün yalıya gider, ama Mahpeyker'i evde bulamaz. Ertesi sabah yalıya dönen Mahpeyker'le kavga eder. Ali Bey, gün geçtikçe Dilâşub'a ısınmaya başlar. Ali Bey'i Dilaşub'dan uzaklaştırmak isteyen Mahpeyker, dedikodular üreterek Dilâşub'u evden attırır. Kızı bir esirciye satarlar.

Dilâşub'u, Mahpeyker satın alır. Ali Bey, Mahpeyker'e dönmeyince Mahpeyker, deliye döner. Ali Bey'i ortadan kaldırmayı düşünür. Bunun için Ali Bey Üsküdar'da bir bağ evine çağrılır. Mahpeyker Dilâşub'u da oraya götürür.

Dilâşub, Ali Bey için hazırlanan komployu öğrenir. Bunları Ali Bey'e bildirir. Genç adam, gizlice evden kaçar, karakola haber verir. Onun paltosunu giymiş olarak bekleyen Dilâşub, Ali Bey zannıyla öldürülür. Ali Bey geriye dönüp Dilaşub'un öldürüldüğünü görünce çılgına döner. Mahpeyker'i öldürür ve gelen polislere teslim olur. Ali Bey, hapiste bu acıya fazla dayanamaz ve altı ay sonra ölür.

Romandan bir bölüm

Ali Bey de o gün akşama kadar arkadaşlarının yaptığı sarkıntılıklardan çok üzüntü duyduğu halde, yine de çoğunluğa uyarak içindeki ıstırabı gönül şenliği gibi göstermekten başka çare bulamadı. O da arkadaşlarıyla birlikte öteye beriye gezinip dururken, yine arkadaşlarından öğrendiği şekilde ve içindekilere hiç dikkat bile etmeden, geçen bir arabaya işaret verdi. Fakat arabadaki hanımlardan hiçbir karşılık göremedi. Bu durum, namuslu bir ailenin arabasına sarkıntılıkta bulunmuş olmak düşüncesiyle Ali Bey'i çok utandırdı. Utançtan yüzü kıpkırmızı kesildi. Öyle bir yerde ve öyle bir durumda sözle özür dilemeye de imkân yoktu, hüzünlü bir bakışla teessürlerini bildirmek istedi. Tam kirpiklerini birbirinden ayırıp o tarafa doğru bakmaya başlamıştı ki, arabanın perdesi birden açıldı; anlamını bilmediği bir işaret yapıldı ve perde yine derhal kapatıldı.
88  Edebiyat, Türkçe / Kitap Özetleri / Müşahedat : Eylül 27, 2008, 10:31:34 ÖS
MÜŞAHEDAT

Romanın özeti

Ahmet Mithat Efendi vapurda Fransızca konuşan ikisi genç, biri yaşlı üç Ermeni kadın görür. Vapurdan indikten sonra kadınları, Beyoğlu'ndaki evlerine kadar takip eder. Görüşme talebinde bulunur ve onların romanını yazmak istediğini söyler. Kadınlardan biri bu talebi kabul eder ve yazacağı romana, arkadaşı Agavni ile birlikte yardımcı olacağını söyler. Yazar ilk olarak Agavni'nin hikâyesini dinler. Hikâyede adı sıkça geçen Efendi Refet'le görüşmek ister. Refet, Seyyit Mehmet Numan Efendi isimli bir tüccarın yanında çalışmaktadır. Yazar Refet'le görüşür. Bu genç, Agavni'nin hikâyesinde eksik olan tarafları tamamlar. Yazar, hikâyeyi okumak üzere, Siranuş'a gider. Agavni de oradadır. Hikâyeyi bir kere de Agavni'den dinler. Daha sonra dinlediklerini roman haline getirerek iki genç kıza okumaya başlar. Onların yardımıyla hikâyeyi tashih eder, eklemeler yapar. Romanda Agavni, Siranuş, Refet, Seyit Mehmet Numan, Antuvan Kp-laryo, Novart, Karnik, Maryam, Takuhi ve Feride'nin hikâyeleri anlatılır. Bu kişilerden kimileri iyi kimileri kötüdür. İyi - kötü çatışması romanda canlı tutulur.

Romandan bir bölüm

Şu kısa bölümü yazmaktaki amacım, okuyucularımızın düşünce ve hayallerini Şirketi Hayriye vapurlarının içine yerleştirip, ilerideki plânlarımızı akla yatkın güzellikte bulmalarına hazırlamaktır. Bu amaç gerçekleşmiştir diyelim de, bir gün Şirketi Hayriye vapurunun yan kamarasında karşılaştığımız bir!... Hayır bir değil, üç kadını ve bu kadınlardan duyduğumuz ve gördüğümüz şeyleri okuyucularımıza aktaralım.

Beykoz'dan biz vapura binmiştik. Bu bayanları da yan kamarasına girdiğimizde orada bulmuştuk. Bu durumda Tarabya veya Büyükdere'den binmişler. Bunların ikisi genç, birisi ihtiyardı.

Belli ki, Şirketi Hayriye'nin büyük yan kamaraları birbirine ekli, dik açılı üçgen şeklindedir ki, açının karşı tarafı yay gibidir. Bayanlar bu yay tarafındaki tahta sedir üzerinde oturuyorlardı. Üçgenin uzun kenarı ile kısa kenarının arasındaki dik köşe boştu. Biz de gidip doğruca o köşeye oturduk.

Taze kadınlar çok çağdaş giyinmiş oldukları için, çağdaşlık tarzıyla kendilerini tanımadığımız hâlde bile bir baş işaretiyle selâmlaşmak gerektiyse de, yanlarındaki ihtiyar kadın gayet geniş bir siyah yünlü kumaştan fistan giyip, başına da bir siyah başörtü bağlamış olduğundan, yabancı olmadıkları anlaşıldığı için bu selâma da gerek görülmemişti.

Bizim oraya oturmamız bayanları tedirgin etti, ürküttü. Bunlar birkaç söz fısıldadıktan sonra, ihtiyar kadın bir Ermeni ağzıyla bize:

Efendi! Burası bayanlara ait mercili değil midir? diye söylemesin mi? Bize aniden bir ürküntü geldi. Kadın ise konuşmasını doğrulamak için:

- Kapının üstünde Osmanlı yazısıyla yazılmış, yağmur altında kaldığı için yazıları iyice bozulmuşsa da "Rezerve Harem" yazıldığı okunabilmektedir ki, Fransızca olarak bu yazının çevirisi "Bayanlara ayrılmıştır" demektir, dedi.

Bayanlardan birisi sarışın, diğeri esmer... İkisi de hakikaten bambaşka güzeldiler. Esmer olanı yeteri kadar iriyarı, geniş omuzlu, kalın pazılı. Fakat yaş olarak yirmi yaşlarında genç bir kadındı. Gözleri normal ölçülerden oldukça iri olmasalar da, siyah üzüm gibi koyu kara olan siyah kısımları bütün göz evini kapladığından beyazına yer kalmamıştı. Ama gözlerin böyle normal ölçülerin dışında görülecek derecelerde büyük olmasını eksiklik sayamazsınız ya? "Ahu gözlüye benzemiyor. Siyahı akına yer bırakmamış." derseniz, güzelin ne olduğunu bilmediğinize kanaat ederiz. Gözlerin böyle normal ölçülerinden büyük olmasının, nasıl canlar yakar ağırbaşlı bir güzellik ortaya çıkardıklarını takdir edebilmeniz için o gözleri görmeniz gerekliydi.

Ahmet Mithat'ın "Müşahedât" adlı romanı 1890-1891 yıllarında Tercüman-ı Hakikat'te tefrika edilmiş, sonra kitap hâlinde basılmıştır. Ahmet Mithat Efendi, tezli bir roman olarak kaleme aldığı Müşahedât'ta çok ayrı bir roman tekniğini; hatta Batı romanında bile denenmemiş bir anlatım tarzını denemiştir. Romancı, olayları sadece birinci şahıs ağzıyla ifade etmekle kalmaz, bizzat kendisine, yazar ve gazeteci Ahmet Mithat Efendi olarak romanın kahramanları arasında yer verir. Avrupa romanından çok daha önce Ahmet Mithat Efendi'nin Müşahedât'ta kullandığı, ancak daha sonra romanımızda denenip geliştirilmemiş olan bu teknik, Tanzimat romanı için şaşırtıcı bir yeniliktir denilebilir.

Günlük yaşamın içinden seçtiği bir olayın peşinden giderek, bu olaydan nasıl bir roman meydana geldiğini okuyucuya gösterir. Müşahedât, masa başında yazılmış bir roman değildir. Roman, seçilen kahramanların hatıraları ve yazarın gördüklerinin bir araya getirilmesiyle, okuyucunun gözleri önünde yavaş yavaş meydana gelir.

Romanın tekniğinin en önemli taraflarından birisi de kahramanların anlattığı hatıraların yazarın kalemiyle hikâye hâline gelmelerinden sonra bizzat kahramanları tarafından tashih edilmeleridir. Romandaki herkes kendilerine ve yakınlarına ait bölümleri kontrol eder ve olayların gerçekle uygunluğu açısından

hikâyeye son şeklini verir. Bu yönüyle yaşanmış olayların anlatıldığı roman, gerçek yaşamla örtüşmektedir. Romanda yaşam öyküleri anlatılan kişiler (Siranuş, Agavni, Refet...) o dönemde yaşamış, günlük yaşamın içinden kişilerdir ve yazar bizzat bu kişilerle tanışmıştır.

Yukarıdaki metinde Şirketi Hayriye (şehir hatları) vapurlarında yazarla roman kahramanlarının ilk karşılaşmaları anlatılıyor. Bu metinde dikkati çeken bir nokta da vapurda kadın ve erkek bölümlerinin ayrı olmasıdır. Günümüzde böyle bir uygulama yoktur.

Roman, tema ve kurgu olarak natüralist karakter göstermektedir. Ahmet Mithat'ın bu romanı yazmaktaki asıl amacı da natüralist romana bir örnek vermektir. Bunu eserin önsözünde açıklamıştır. Yazar, romandan alınan yukarıdaki metinde roman kahramanı kadınları betimlerken natüralist akımının anlayışı doğrultusunda bir bilim adamı titizliğiyle gerçekçi portreler çizmiştir:          .                                      . .
Romandaki anlatıcı, roman kahramanlarından biri olan Ahmet Mithat Efendi ve roman kahramanlarıdır. Dolayısıyla roman, kahraman bakış açısı ile yazılmıştır.

Ahmet Mithat gerçekleri iyi ve kötüleri birlikte anlatma yanlısı olduğu için romanda kötülerin (Novart) ve iyilerin (Siranuş) yaşamlarını anlatmıştır. Dolayısıyla romandaki bazı kişilere kötü, bazı kişilere ise iyi işlevi yüklemiştir.

Genel anlamda edebiyatı halkı aydınlatmakta bir araç olarak gören Ahmet Mithat, bu anlayış doğrultusunda romanlarında halkın anlayacağı bir dil kullanmıştır. Çengi'de "Malumdur ki, bir hikâye yalnız seçkinler için yazılmaz, halk için de yazılır." diyerek eserlerini halkı da düşünerek kaleme aldığını açıkça söyler. Halk için yazılan bir metnin de dili sade olmalıdır.

Roman kahramanları Ahmet Mithat'a yaşadıklarını anlattığı için olaylar daha çok aile çevresinde geçmektedir. Aile içi ilişkiler, aşklar, ailelerin dağılışı, ailelerin birbiriyle olan ilişkileri romanın olay akışında önemli bir yer tutmaktadır.

Müşahedât, Ahmet Mithat'ın olayların akışını keserek bilgi vermemesi, kahramanların ve olayların gerçek olması ile yazarın diğer romanlarından ayrılır. Ahmet Mithat Efendi, kendisini roman kahramanlarından birisi olarak eserine almasıyla ve romanın yazılma işine roman kahramanlarını da katmasıyla roman tekniğinde önemli bir yenilik yapmıştır. Ahmet Mithat Efendi'nin Müşahedât'la getirdiği asıl ve önemli yenilik, romanın yazılışını, romanın konusu haline getirmesidir.

89  Edebiyat, Türkçe / Ders Notları / Namık Kemal'in Romancılığı : Eylül 27, 2008, 10:23:47 ÖS
Son Pişmanlık adını taşıyan ilk romanı, İntibah yahut Ali Bey'in Sergüzeşti adıyla 1876'da basılmıştır. Diğer romanı ise konusunu tarihten alan ve edebiyatımızdaki ilk tarihî roman olan Cezmi'dir. Namık Kemal'in iki romanı da Batılı anlayışla yazılmış ilk edebî romanlarımızdandır. O dönemde edebiyatımızda romanın olmayışı veya yazılan romanların edebî bir değer taşımayışı, Namık Kemal'i, roman yazmak için harekete geçmiştir.

Namık Kemal'e göre roman, faydalı bir eğlencedir. Namık Kemal, Mukaddime-i Celâl'de: "Romandan amaç, gerçekte olmamışsa biie geçmesi olabilir bir olguyu, ahlâk, duygular ve olasılıklara iiişkin her çeşit ayrıntılarıyla birlik betimlemektir." diyerek roman görüşünü açıklamıştır.

Edebiyatımızdaki ilk romantik romancı olan Namık Kemal, Türk klasik ve halk hikâyelerine karşı olmasına rağmen, bu ilk roman denemesinde kendisini halk hikâyelerinin bazı özelliklerinden kurtaramamış, Ahmet Mithat gibi, bazen olaya üçüncü kişi olarak karışıp kendi düşüncelerini söylemiştir. Namık Kemal, İntibah'ın konusunda eski meddah hikâyelerimizden Hançerli Hanım'ın Hikaye-i Garibesi'nden esinlenmiştir.

Namık Kemal, mekân ve olay betimlemelerinde realisttir. Doğa ve karakter betimlemelerinde öznel bir tutum sergilemiştir. Romanın başlangıcındaki bahar betimlemesinde Divan şiirinin hayal unsurlarını kullanmıştır. Romanda psikolojik analizlerin yapılması gerektiğine inanan Namık Kemal, İntibahla bu konuda başarılı olamamıştır. Psikolojik analizlerde ve çevre betimlemelerinde başarılı olamasa da dönemin diğer eserleriyle karşılaştırıldığında Namık Kemal'in çevre ve psikoloji tasvirleri bakımından, ileri bir adım attığı anlaşılır.

Namık Kemal, romanlarında bir aşk serüveninin cazibesinden, onun uyandıracağı ilgi ve heyecandan faydalanmaya çalışmıştır. Romantizmin etkisiyle trajik bir sonla biten olayların sonucunda kötüler cezalandırılır. Sanatçı, bu romanı ile o dönem yaşanması olası olayları ve toplumdaki çarpıklıkları işlemiştir.

Namık Kemal'in önce iki cilt olarak düşünüp yalnız bir cildini yayımlayabildiği Cezmi, Türk edebiyatının ilk tarihî romanıdır.

intibah'ta görülen diyalog azlığı ve hareketsizlik, Cezmi'de de görülür. Bunun başlıca nedeni, yazarın bol ve uzun betimlemelerden kendisini alamamasıdır. Romanda, kişi betimlemelerine çok özen gösterilmiştir. Ancak, dış görünüşe gösterilen özene karşılık, psikolojik analizler yetersizdir.

Cezmi'de romantizmin asıl etkisi üslûpta görülür. Sanatçı, Cezmi'de sanatkarane bir üslup kullanmıştır. Namık Kemal, Cezmi'de kendi gençliğini yaşıyor gibidir.

Cezmi'nin her sayfasında Namık Kemal'in kişiliği belli olmaktadır. Kahramanların ağzından konuşan; duygularını, heyecanlarını ortaya koyan Namık Kemal'dir. Namık Kemal, gerekli gördüğü yerde konuyu bir yana bırakıp romanın akışını keserek, Ahmet Mithat Efendi'nin yaptığı gibi konu ile ilişiği olmayan ayrıntılara uzun sayfalar ayırır.

90  Edebiyat, Türkçe / Ders Notları / Tanzimat Edebiyatında Roman : Eylül 27, 2008, 10:13:58 ÖS
Türk edebiyatında roman 1860'tan sonra başlar. Bu dönemde çevrilen romanlar: Sefiller, Monte Kristo Kontu, Atala, Paul ve Virginie... Fransız romanlarından çevrilen örneklerin ardından Ahmet Mithat, Namık Kemal, Şemsettin Sami gibi yazarlar roman yazmaya başlamışlardır.

Batılı anlayışta yazılan ve çevrilen romanları tanıyana kadar Türk okuyucusu, çeşitli kaynaklardan gelen hikâyeleri okuyordu: Halk hikâyeleri ve mesneviler. Hacim bakımından bazen bir roman büyüklüğünde de olabilen mesneviler, Divan edebiyatı nazım şekillerinden biriydi. Pek çok karakteri ortak olan mesnevilerde Leylâ ile Mecnun, Yusuf ile Zeliha, Hüsrev ve Şirin hikâyeleri değişik şairlerce işlenmişti. Gözleme ve gerçekçiliğe yer verilmeyen mesnevilerde dil çok ağırdı ve psikolojik analizlere yer verilmezdi. Mesneviler bu özellikleri ile romandan çok, gelişmiş bir masal olarak kabul edilebilir. Halk hikâyeleri de mesnevilerle benzer hikâyeleri anlatmıştır. Halk hikâyeleri dil ve üslûp bakımından halkın konuşma diline ve üslûbuna çok yakındır.

Batıdan gelen roman, Tanzimat döneminde iki yoldan gelişmiştir. Birinci yol, Ahmet Mithat'ın, Batılı hikâye ve romanla Türk halk hikâyelerini uzlaştırmaya çalıştığı yoldur. Yazar, romanlarını yazarken Halk hikâyeciliğinden yararlanmıştır. Sanatçının bu tarz ile yaptığı, halk hikâyelerinin modernleştirilmesi çalışmasıdır.

Tanzimat romancılığındaki ikinci yol ise Namık Kemal'in Batılı hikâye ve roman tekniğini uygulamaya çalıştığı yoldur. Tanzimat edebiyatının diğer romancıları Ahmet Mithat'ın değil, Namık Kemal'in yolunu seçmişlerdir. Tanzimat romancıları, hem kendilerinin hem de Türk okuyucusunun asırlardan beri romantizme olan büyük yakınlığından dolayı romantizmi izlemeyi tercih etmişlerdir.

Tanzimat edebiyatında Ahmet Mithat popüler romanın, Namık Kemal edebî (sanatkârane) romanın öncüsü olarak ortaya çıkmış, bu iki romancı roman kurgusunda, tekniğinde, dil ve üslûpta ayrılarak iki ayrı damar oluşturmuşlardır.

Tanzimat Romanının Genel Özelliği

Kişi

Tanzimat romanlarının birinci dönem sanatçıları tarafından yazılanlarında (intibah, Felatun Bey'le Rakım Efendi, Cezmi) ide-alize edilmiş kişiler vardır. Namık Kemal, Cezmi'de kendi gençliğini ve kişiliğini anlatır âdeta. Ahmet Mithat'ın Felatun Bey'le Rakım Efendi'sinde Felatun Bey batılılaşmayı yanlış anlayan bir tiptir; Rakım Efendi ise batılılaşma konusunda idealize edilmiş bir tiptir ve doğru batılılaşmanın nasıl olacağını gösterir.

ikinci dönem sanatçılarının eserlerinde ise (Sergüzeşt, Karabibik, Araba Sevdası) gerçekçi kişiler vardır: Dilber (cariye), Karabibik (köylü), Bihruz Bey (Batılılaşma sevdalısı cahil bir adam)... Tanzimat sanatçıları, her kesimden kişiyi kendi sosyal ve ekonomik konumlarına uygun olarak konuşturmuşlardır.

Olay

Tanzimat romanında anlatılan olayların ya gerçek ya da gerçeğe benzer olması gerektiği düşüncesi hâkimdir. Şemsettin Sami, Taaşşuk-ı Tal'at ve Fıtnat'taki olayların gerçekten yaşanmış olduğunu söylemiştir. Tanzimat romanlarında olayların merkezinde aşk ve entrikalar vardır. Tanzimat sanatçıları romanları sürükleyici hâle getirmek için aşkı ve entrikayı olayların gelişmesinde tesadüflere çok yer vererek başarılı bir şekilde kullanmıştır, intibah, Sergüzeşt, Araba Sevdası, Müşahedât, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, Zehra adlı romanlarda bunun uygulamasını görebiliyoruz. Tanzimat romanında yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olaylar anlatılmıştır.

Zaman

Tanzimat romanlarında zaman, Cezmi dışında, sanatçıların yaşadığı zaman, genellikle Osmanlı toplumunun Batı ile tanışmaya başladığı dönemdir. Bazı romanlarda Batıya dönük kişilerin yaşamı ve zamanı (Araba Sevdası, Felatun Bey'le Rakım Efendi) bazı romanlarda ise Osmanlı'nın içe kapanık dönemi yansıtılır. (Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, Sergüzeşt) Genel olarak zaman, Osmanlı toplumunun Batı medeniyeti ile tanışmaya başladığı zamandır.

Mekân

Tanzimat romanlarında olayların geçtiği mekân genellikle İstanbuldur.

Sayfa: 1 2 3 4 5 [6] 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 ... 1031
hosting teknoloji egitim saglik saglik oss Teknoloji gebelik kadin

 

S   0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 

51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 

101 102 102</